Geri Dön/Go Back

ALİ CEM İLHAN

ÖZGEÇMİŞ:

Ali Cem İlhan, Tribeca İletişim Danışmanlık şirketinin kurucusu ve genel müdürüdür. 1958, İzmir/Karşıyaka doğumlu olan İlhan, lise eğitimini İstanbul Saint-Joseph Erkek Lisesi’nde tamamladı, ardından Orta-Doğu Teknik Üniversite’sindeki İşletme eğitimini yarıda bırakarak, üniversite eğitimini Paris X. Nanterre Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü’nde sürdürdü.

 

15 yıldır basın ve halkla ilişkiler sektöründe iletişim danışmanı olarak çalışan İlhan, öncesinde başta  gazetecilik olmak üzere değişik alanlarda profesyonel olarak çalışmıştır.  İlhan çok iyi derecede Fransızca ve iyi derecede İngilizce biliyor; bir kız çocuğu babasıdır.

 

Tribeca İletişim Danışmanlık hakkında:

 

 Tribeca İletişim Danışmanlık 3 Mart 1997 tarihinde kuruldu.

 

Tribeca İletişim Danışmanlık’ın iki kurucu ortağı bulunuyor. A. Cem İlhan Tribeca İletişim Danışmanlık’ın Genel Müdürlük görevini yürütüyor.

 

Diğer kurucu ortak Soli Özel ise, Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında öğretim üyeliği görevini yürütmektedir.

 

Tribeca İletişim Danışmanlık, Uluslararası İletişim Danışmanlığı Birliği ICCO'nun Türkiye temsilcisi İDA'nın üyesidir. İDA Türkiye’de stratejik iletişim danışmanlığı ve halkla ilişkiler hizmetlerinin uluslararası standartlarda, yüksek nitelikli insan gücü tarafından sunulmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

 

Tribeca İletişim Danışmanlık'ın vizyonu 'bilgi yönetimine odaklı bir stratejik iletişim danışmanlığı şirketi olmaktır.'

 

Tribeca İletişim Danışmanlık, Borusan Holding, Fortis Türkiye, Deloitte Touch, Tetra Pak, Microsoft, Karel, Koçtaş benzeri ulusal ve uluslararası şirketlere hizmet vermektedir.

 

Tribeca web adresi: www.tribeca.com.tr

 

ÖZET:

İstanbul nedir ? Onu ne yapmalı ?

 

“Kentleri Marka Yapma Sürecinde Yaratıcı Etkinlikler Kümelerinin Rolü” gibi bir hayli teknik sayılacak bir konudaki oturumda, sanırım, ağırlığı Türk olacak bir dinleyici topluluğunun konuyu rahat anlayabilmesini sağlayacak birinci adım, kavramları daha bir açıklayıcı kılmaktır.

 

Biz Türkler, “kurtarıcı” kavramlarla düşünmeyi severiz. Hayatımızda bunlardan bolca vardır. En zararsızlarından sıralamam gerekirse; örneğin “trafik canavarımız” vardır, “enflasyon canavarımız” vardır… Bu tip kavramsallaştırmalarımızın bir bölümü “ korkutucu” bir bölümü ise “rahatlatıcı” özelliklere sahiptir…

 

Son birkaç yıldır, sokaktaki adamın ayağına kadar düşen “rahatlatıcı” kavramlarımızdan biri de marka kavramıdır. Öncesinde, - ki yaş grubumuzla ve sosyal konumlanmamızla uyumlu olarak bunlar hala varlıklarını sürdürürler- benzer alanda “tanıtım” ve “imaj yapmak” kavramlarımız vardı.

 

Bunların hepsinin temelinde yatan gerçek motivasyon ise, konu ister İstanbul olsun, ister Türkiye, kendini beğendirme arzusudur…

 

Ben şahsen bunun sağlıklı bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Nedenleri uzun, bunun ayrınıtısına da burada girmeye gerek yok… Ancak, dolayısıyla, aynı oturumda konuşmacı olarak bulunan Charles Landry’nin görüşlerine gönülden katılıyorum.

 

Landry “İstanbul büyüklüğünde ve önemindeki şehirler marka yaratmaktansa itibarını güçlendirmeye çalışmalıdırlar, yaptıkları için fark edilmeye çalışmalıdırlar, bunun neticesinde bu şehirler ne olduklarının yankılarını yayacaklardır” diyor.

 

Bu noktada asıl tartışmamız gereken sorular şunlardır: İstanbul nedir ? Biz onu nasıl tarif ediyoruz ve onu ne yapmak istiyoruz ?

 

Dikkat edilirse sorunun özü “biz”le ilgilidir. Yani İstanbul’da yaşayan 10 milyonu aşkın insan… Onların İstanbul tarifi nedir öncelikle?

 

Tahmin edileceği gibi, birden çok fazla İstanbul gerçekliğimiz ve buna uygun birden çok tarifimiz vardır. Büyük şehir olmanın bir bakıma adabı da budur diyebiliriz… Sultanbeyli’nin İstanbul’u ile, Bağcılar’ın İstanbul’u aynı olmaz, nasıl ki Bebek’in İstanbul’u ile Caddebostan’ın İstanbul’u hem yakın hem de uzak iseler…

 

Bu anlamda İstanbul gibi metropoller birer kaleydoskop gibidirler… Çevirdikçe başka resim görürsünüz.

 

Küresel anlamda etkisi olan, gerçek büyük şehirler tekil tariflerin esiri olmazlar. Onları bir tür “sosyal muhendislikle”, bir “marka” tarifi etrafında  “müşteri yararı” temelinde tanımlamaya kalkarsanız yapacağınız tek şey, o şehirlerin ruhlarını kaybetmelerine yol açmaktır.

 

Ama aynı zamanda, o şehrin insanlarının ortak bir tarif ihtiyaçları, hem manevi hem de maddi olarak, aidiyetlerinden varoluşlarına giden çizgide engellenemez bir gerçektir.

 

O zaman ne yapmalı ? İstanbul’u ne yapmalı ?

 

İşte oturumumuzun konusu olan “Yaratıcı Etkinlikler Kümelerinin Rolü” burada ortaya çıkar…

 

Onlar, yani sanatçılar, hem birbirleri ile çatışarak, hem  içinde yaşadıkları dünya ile etkileşim içerisine girerek, eşzamanlı olarak veya kronolojik bir zaman diliminde, bir şehri şehir yapan bizleri, hem tanımlarlar hem de farkına vardığımız bir değişim girdabının içine sokarlar…

 

Unutmayalım, sevsek de sevmesek de, ilk Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un son kitabının konusu da İstanbul’dur.

 

Şöyle diyor Pamuk Nobel konuşmasında: “O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar”

 

Son söz: İstanbul’u bırakmalıyız konuşsun sanatçıların dilinden; o zaman marka vs problemimiz kalmaz! O zaman ne olduğumuzu da, kendimizi ne yapacağımızı da daha iyi biliriz…